Pages

28 Temmuz 2013 Pazar

"HİÇ" GÖRDÜN MÜ?


"Hiç"bir şey'dir.
"Hiç", yoktan iyidir.
"Hiç" varlık gösteremedi. Hiç, elle tutulur bir meta mıdır?  Hiç varlık gösteremediyse yanlış kimdedir?
"Hiç" vaktim yok diyen adamın mutlu olma şansı var mıdır, varsa ne kadardır? "Hiç" vaktinin olması için çaba sarf etmiş midir? Ya da bu güzelliği fark etse kendisine her gün " hiç" vakti ayırmaz mı?
"Hiç" kimse ; tanışmak, feyz almak gerekmez mi ?
"Hiç" gördün mü sen hayatında ? Ya da "Hiç" hayal ettin mi?
Herkese inat " bu benim Hiç'im diyebildin mi?
"Hiç" işte


8 Temmuz 2013 Pazartesi

KELEBEĞİN ÖMRÜ BİR GÜNDÜR, O DA BUGÜNDÜR.

Kelebekler hayatımıza renk katan canlılardandır. Görsel manada insanın yaşadığı için mutlu olduğu anlar sağlarlar insanoğluna. Reklam müziğinde dediği gibi renk hayattan alınınca geriye bir şey kalmıyor. Geçenlerde sevgili baldızım Dönay ile sohbette bu konuya geldi laf. Onun üzerine böyle bir yazıyı yazmak düşüncesi hasıl oldu.

Kelebekler her bakış açısına göre misyon yüklenen canlılardır. O gün mutsuzsundur, renkleriyle gözlerini üzerinden alamadığın bir kelebek gelmiş ve yakınında bir yere konmuş öylece duruyordur. “Kelebekler duygusal yaratıklardır, narin ve kırılgandır.” ,der ve kendi depresyonumuza tuz biber ekeriz. Can sıkıntımız bir misli daha artar. Başka bir insan vardır, o gün aldığı sevinçli bir haberden ayakları yerden kesilmiştir. O' nun kelebeğe yüklediği misyon ise daha bir ayrıdır. Sadece daldan dala, çiçekten çiçeğe neşeyle gezen bir peri kızı gibi görür. Hatta İstanbul'da bulunduğum süreçten hatırlarım, çoğu bayan arkadaşımın ya kelebek dövmesi vardı ya da kelebek motifli bir aksesuar mutlaka yanlarında taşırlardı. Demek istediğim o ki kelebeğin bir tılsımı, bir büyüsü vardır. İnsana bir ambiyans katar. Edebileştirir bizi. Ondandır ki kelebeklerle ilgili nice sinemalara senaryolar yazılmıştır, kelebekler sonsuza uçar, madam butterfly, kelebek etkisi gibi.


Bu kadar misyon yüklenmiş bir canlının bir gün yaşıyor olarak düşünülmesi yine bir ironiden ibarettir. Bizlerin yazdığı bir masaldır. Ama masal hepimiz için güzel ve kabul edilebilir olduğu için hiç birimizde bugüne kadar itiraz etmeyiz bu olguya. İnançlarımızda da vardır zaten iyinin, güzelin ömrü çok uzun olmaz diye. Her ne olursa olsun yine diğer canlılar gibi anını biz insanoğulları gibi dertle tasayla geçirmediğine, ona verilen görev bu dünyada neyse hepsini yerine getirdiğini görürüz. Bir de bu duyguyu bir gün için yaptığını düşünmek insana bol baharatlı bir parfümün etkisi alanına girme hissi verir ve zaman geçtikçe koku daha da albenili bir hal alır.


Bu yazıdan bize çıkan hisse ise mutlu olmakta, mutsuz olmakta bizim elimizde. Hatta omuzlarımızda . Omuzlarımızı yukarı kaldırırsak mutlu(bazılarının tarifine göre dik tutmak), düşük tutarsak mutsuzuzdur. Bir insana, bir olaya, bir sonuca adanmış mutluluklar kısa ömürlüdür ve sonunda hüsran bizi beklemektedir. Her zaman ufuk çizgisine bakmalıyız. Hayata bir amaç için geldiğimizi unutmayıp, bize ayrılan sürenin tekrarının olmadığının şuurunda olmalıyız. Biz mutluluğu bulabilmiş isek auramız içinde kalan sevdiklerimizede bu feromondan paylaşabiliriz. Kelebek kanat çırparsa bir başka yerlerde fırtına oluşturabilir. Büyülü fenerden farklı olarak ben bu etkiyi Anadolu insanına çevirmek istiyorum. Savaş sonrası dönemi çocuklarına. Ülkede fakirlik kol geziyor. Allah'tan Türkiye Cumhuriyeti'nin başında tüm dünyanın hayranlıkla izlediği, sosyolojinin araştırma konusu yaptığı Mustafa Kemal Atatürk var. O'nun sayesinde yatılı okullarda Anadolu'nun cevher gençleri öğretmen olmak ve memleketlerine hizmet etmek üzere evlerinden çıktılar. O cesaret edemeyen ya da şartlar gereği evinde kalan Anadolu erkeğinin çocukları amcalarının, dayılarının yanlarına şehirlere ortaokul lise hatta üniversite okumaya gittiler . Sosyolojide buna model oluşturma diyorlar ama ben filmin adı gibi ve bugünümüzün konusu olduğu için “Kelebek Etkisi “ diyorum.

Kelebeğin ömrü bir gündür, o da bugündür diyorum. Her gününüzün dolu dolu ve mutluluk, huzur olmasını diliyorum.

Sevgiler selamlar



20 Haziran 2013 Perşembe

"BABALAR" GÜNÜ

Geçtiğimiz pazar 16.Haziran.2013 babalar günü idi. Benim için çok anlamlı bir gündü. Tahmin ettiğiniz üzere benim ilk babalar günümdü. 9 aylık kızımla birlikte ilk babalar günüm. Bir vesile ile üç kuşak bir araya gelmişiz, babam, ben ve kızım İpek. Bir taraftan babamın yanında çocuk gibi şımarmak, diğer yandan kızının yanında baba figürü olarak kontrollü olmak... Her neyse günler geçti, bugün günlerden perşembe ve tarih 20 haziranı gösteriyor. Fotoğraflara baktım. 


İnsanın fotoğrafına bile yansıyor duygu durumu. İlk fotoğrafta babamın yanında iken çocuklar gibi şen, ikinci fotoğrafta eşim Cemile, kızım İpek'le mutlu ama kontrollü Gökhan Baba . Biz ne kadar içimizdeki çocukla yaşamak istesekte, içimizdeki çocukta büyümüş. Bu arada özellikle babama da kendime aldığım tişörtün aynısından aldım. Artık aynı makamdayız misali ;) (İçimizdeki çocuğun son haykırışları...). 
Daha önceki yazımda kaleme aldığım gibi baba olmak bir erkeğin yaşayabileceği en güzel duygu. Bekarken ya da evli ama çocuksuzken iş yerinde "baba"yı oynuyormuşuz. Orda kendimizi tatmin ediyormuşuz. İşten eve gelince eşimize ya da önceki dönemde annemize babamıza çocuk olmayı tercih ediyormuşuz. Koy ver rahvan gitsin ekolüymüşüz. Şimdi, eve giderken asıl işime geçiyormuş gibi sorumluluğun ağırlığını omuzlarımda hissediyorum. Kapı açılırken kızımın "Gee!!" sesi hayatın durmasına beynimin yeniden çalışmasına neden oluyor. 
Bir kez daha anladımki insanın güçlü ve erdemli kalabilmesi için babası ile çok iyi iletişimde olması gerekiyor. Babamın; abim ve kız kardeşim olmak üzere bizlere kazandırdığı özgüven, iletişim ve beceri sayesinde evlerimizde huzur, güven ve hoşgörüyü inşa etmeye çalışıyoruz. Buradan babalar günü vesilesi ile tekrar babama herşey için şükranlarımı sunuyorum ellerinden öpüyorum. 
Eşim Cemile'ye ve minişim zeytin gözlüm İpek'ime bana yaşattıkları baba olma duygusu ve ilk babalar günü heyecanı için kalpten teşekkür ediyorum, gözlerinden öpüyorum. 
  

17 Mayıs 2013 Cuma

17 MAYIS DÜNYA HİPERTANSİYON GÜNÜ “Hipertansiyon kaderiniz olmasın.”


Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 17 mayıs “Dünya Hipertansiyon Günü “ olarak kutlanmaktadır. Ne mutlu hipertansiyonun önemini fark etmiş insanlara, ne mutlu bir an evvel tedavisine başlamış, önerilere uyum sağlamış hipertansiyon hastalarına.... Hepimiz için kutlu olması gereken bir günü Türkiye'de 15 milyon 'u bulan hipertansiyon hastasının %60'a yakını gerçek manada kutlayabiliyor. Hipertansiyon yüzyıllardır bildiğimiz bir hastalık ve yüzyıllardır çözümlenebilmiş değil. Hala insanlarımız hipertansiyona bağlı olarak görme kaybı , kalp krizi, kronik böbrek yetmezliği, beyin kanamaları gibi ileri organ hasarlarına yakalanmakta ve daha kötüsü kaybedilmektedir.

Hipertansiyon tanısı sadece insanların aklında her gün ilaç almak zorunda kalacağım ve ilaç yan etkileri tüm bedenimi etkileyecek diye düşünmektedir. Hipertansiyon gelişimini engellemek biraz da olsa bizim elimizde olan bir durumdur.
Hipertansiyon hastası olmamak için nelere dikkat etmeliyiz dersek :

1- Tuzu ve tuz içeren ürünleri hayatınızdan çıkartın. Günlük sodyum alım miktarımız 5gr/günü geçmemelidir. Tuz içeren en sık tükettiğimiz ürünler: turşu, pul biber, tuzu alınmamış zeytin ve peynir, ev yapımı salçalar en önemlisi de dışardan tükettiğimiz et yemekleri özellikle fast food tarzı yiyeceklerdir.

2- Şeker ve unlu mamüllere hayatınzda makul ölçülerde yer ayırın. Unlu mamüller ve tatlılar hayatımıza tat katmak için girmeli, hayatımızın merkezine oturtulmamalıdır.

3- Obeziteden sakının. Obezite yani aşırı kilolu olma durumu hipertansiyonun birincil nedenleri arasındadır ve obez insanların vereceği her kilo tansiyonunda düşmelere ve hatta ilaç gereksiniminin azalmasına neden olacaktır.

4- Yürüyüş yapın. Düzenli olarak günlük 10dakika ya da günaşırı 20 dk kendinize zaman ayırıp açık havada yürüyün.

5- Akdeniz mutfağını tercih edin. Türkiye toplumu için akşam yemeği ailenin biraraya gelmesi açısından önemlidir. Akşam yemeklerimizde çorbanın mutlak olmasını sağlamak, kırmızı et tüketimini azaltıp tercihan zeytinyağlı sebze yemeklerini tercih etmek; balık,tavuk eti, hindi eti gibi beyaz et tüketimini ikinci öncelikli olarak tercih etmek uygun olacaktır. Et yemekleri tercih ediyorsak pilav, kızartmalar yerine yanına yeşil salataları tercih edelim.

6- Sigara, alkol,nargile,gazlı içecekler gibi zararlı alışkanlıklardan uzak kalalım.

7- Bol su tüketelim. Sadece taş hastaları değil herkes için detoks amaçlı su tüketmesi gerekir.

8- Stres yaratan olay ve ortamlardan mümkün olduğunca uzak durun.

Tüm bu önerilerle büyük oranda hipertansiyon bizden uzak kalacak ya da ilaç kullanımımız önemli oranda azalacaktır. Önerilere uyumumuz bizden sonra gelecek olan nesillerimizinde daha sağlıklı bir yaşama kucak açmasını sağlayacaktır.

Sağlıklı Mutlu Günler Dilerim

23 Nisan 2013 Salı

23 NİSAN BU BAYRAM HERKESE KUTLU OLSUN


Merhaba Dostlar bugün 23 Nisan 2013. Ulusal Egemenlik ve Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün izniyle ve isteğiyle Çocuk Bayramı , hepimize kutlu olsun. Atamızın en büyük isteği çocuklarımızın yüzlerinin hep gülmesi, geleceğe güvenle bakabilmesi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak atalarından aldığı özgüveni ilelebet muhafaza ve müdafaa etmeleridir. Bu yolda tüm Türkiye çocuklarına ve kendi manevi çocuklarına her fırsatta kendilerini ifade edebilme ortamı sağlamıştır. Bugünlerden biri ve en önemlisi de 23 nisandır. 

Bu vesile ile bende Atatürk'ün önderliğinde kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti evladı olarak sayfamda bugünümü tüm Türkiye ve dünya çocukları adına kızıma yani İpek'ime armağan ediyorum. Çocukların ve kızımın yüzünün hep böyle sabahın ilk güneşi gibi samimi , yürek ısıtan, kanımızı kaynatan gülüşü ile bizlere bakması temennilerimle

18 Mart 2013 Pazartesi

ÇANAKKALE ZAFERİMİZ HEPİMİZE KUTLU OLSUN











Uzun lafın kısası bu vatan kolay kazanılmadı. Kahramanlık hikayelerimizi ilkokuldan beri dinliyoruz, hepimiz durumun ciddiyetinin farkındayız. Günümüz ekonomik şartları, iş ve trafik yoğunluğu gibi sebeplerle bu gerçeklerden uzaklaşmamız şehitlerimize yani atalarımıza büyük saygısızlık olacaktır. Fotoğraflar herşeyi anlatıyor. Başta Ulu Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere Seyit Onbaşı gibi canını siper eden kadınıyla, kızıyla, her rütbeden askerimizle tüm şehitlerimizi rahmetle anıyor onlara bugünü bizlere kazandırdıkları ve başımız dik tutabilmemizi sağladıkları için şükranlarımızı sunuyoruz. Çanakkale Zaferimiz hepimize bir kez daha kutlu olsun.

11 Mart 2013 Pazartesi

DÜNYA BÖBREK GÜNÜ HEPİMİZE KUTLU OLSUN


Her yıl mart ayının ikinci perşembesi International Society of Nephrology yani uluslararası nefroloji cemiyeti önderliğinde dünya böbrek günü olarak çeşitli bilgilendirme toplantıları ile kutlanır. Bu günde amaç; insanımızı böbrek sağlığı konusunda bilgilendirmek ve böbrek hastalıkları ile mücadelede gelinen son noktayı gözler önüne sermektir. 
Böbreklerimiz bilindiği üzere kabaca 12x6x3 santimetre boyutlarında sırtta 10-12nci kaburgalarımız aralığında omurgamızın her iki tarafında yerleşimli kendi halinde bir organımızdır. En iyi bilinen görevleri idrar oluşumunu sağlaması ve vücuttan zehirli maddeleri atmasıdır. Diğer iç organlarımız karın zarı dediğimiz koruyucu peritonun içinde yeralırken böbreklerimiz peritonun arkasında yer almaktadır. kendi kapsülü ile korunmasını sağlamaktadır. Genellikle iç organlarımızın ikili kanlanma sistemi vardır. Yani aynı organa iki ayrı damardan iki ayrı temiz kan damarı gelir ve iki ayrı kirli kan damarı çıkar. Böbrekte durum ise her böbreğe tekli damar girer ve içerde dallanmalarını gösterir. Bu durumun anlamı şudur: eğer bir böbrek damarı veya dalı daralma ya da herhangi bir nedenle tıkanma yaşayacak olursa o bölge kanlanması ve de hayatiyeti son bulacaktır.
Bu kadar acıların çocuğu bir organımız biz insanlarda olduğu gibi "Ne kadar ekmek o kadar köfte" dememektedir. Bizim için ne görevler üstlenmektedir böbreklerimiz?

1- Eritropoetin denen hormon salgısı ile kemik iliğinde kan yapımının ilk uyaranıdır.
2- Ciltte üretimi başlayıp karaciğerimizde ilk değişimini yaşayan inaktif haldeki D-vitaminini aktif hale dönüştürerek kemik döngümüzün devamını sağlıyor.
3- Vücudumuzda yoğun karbondioksit birikimine bağlı ya da beslenme ile vücudumuzda biriken asitin en güçlü tampon sistemidir.
4- Farkında olmadığımız ve sadece kan tahlilinden kan tahliline gördüğümüz başta sodyum potasyum gibi mierallerimizin vücutta olması gereken miktarını ayarlayarak fazlası durumunda atılımını ve azlığı durumunda kimyasal ya da basınç alıcısı dediğimiz reseptörler yolu ile merkezi sinir sistemimizi bilgilendirir.
5- Vücudumuzun su dengesini sağlar.Vücut suyunun fazlalığı durumunda idrar olarak atılması için çabalarken azlığı durumunda da vücuttan atılması gereken zararlı maddeler nispetinde idrarı en konsantre  halde oluşturarak suyun vücudda kalmasını sağlamaktadır. 
6- Yine vücudda ani su kaybı gibi tansiyon düşmesi, bayılma gibi durumlarda renin dediğimiz bir hormon salgısı ile angiotensin oluşumu sağlayarak damarlarda kasılma; devamında aldosteron dediğimiz hormon ile sodyum aracılı su tutulumu sağlar. 

Maddelerle anlatmaya çalıştığımız böbreğimiz bu görevleri hiç aksatmadan yerine getirmektedir. Peki ya bizler böbreklerimiz için neler yapıyoruz? Neler yapmalıyız? Asıl yazı şimdi başlıyor, çayını kahvesini almak isteyen şimdi alsın yoksa tekrarı olmayacak ;) . 


Bu afişi çok seviyorum. Bilgi notuna bakmadan resimden herkes herşeyi anlıyor zaten. Türk Böbrek Vakfı'mızı bu konuda yürekten kutluyorum . Türk Nefroloji Derneği'nin himayesinde yürütülen ve tamamlanan  SalTürk Çalışması'nda Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde ortalama tuz tüketimimizin 17gram/gün olduğu tespit edilmiştir. Resimde sağ allta da görüldüğü gibi tuz tüketimimiz günde 6gramı yani bir silme çay kaşığını geçmemelidir. 
Bir diğer husus ise daha çok diyabet dediğimiz şeker hastalığı olanları ilgilendirse de çağımız hastalıkları olan obezite ve hızlı gıda tüketimine bağlı olarak şeker ve unlu mamuller tüketimidir. Bu üç beyazlar glukoz metabolizması , hipertansiyon, damar duvarı yapısında değişiklikler ve oksidasyon dediğimiz hücre yapısına zehirli madde oluşumuna neden olarak böbreklerimizi hasara uğratmaktadır.Bunların haricinde obezite yani hastalık derecesinde şişmanlık durumunda vücut kitle indeksi artışına bağlı olarak böbrek görevini yerine getirebilmek için anatomik yapısında büyümeye gitmektedir. Bu büyüme hali de böbrekte histolojik adı fokal segmental glomeruloskleroz dediğimiz idrarda protein kaybı ile seyreden ve böbreği yetmezliğe kadar götürebilen rahatsızlığa neden olur.
Her dokunun düşmanı olan diğer kötü alışkanlık ise sigara ve alkoldür. yapılan çalışmalar göstermişki aynı 3 beyazlarda olduğu gibi sigara da alkolde hipertansiyon, damar sertliği, böbrek dokusunda oksidasyon , bağ dokusu birikimi diye tarifleyebileceğimiz fibrozise yani böbrek dokusunun ölümüne ve büzülmesine neden olmaktadır.
Su tüketimi konusu dikkat edilmesi gereken bir diğer durumdur. Vücudun günlük su ihtiyacı 2500-3000cc'yi geçmemektedir. Yazdönemi güneşte çalışan ya da ağır iş grubu çalışanı insanları hariç tutarsak  normal şartlar altında vücudun bizden istediği su alımı bu sınırlardadır. sık idrar yolu enfeksiyonu geçirenler ve idrar yolu taşı rahatsızlığı olan ve polikistik böbrek hastalığı bulunan hastalar haricinde bu sınırların haricinde fazla su tüketimi idrar konsantrasyon defektinin kalıcı bozulmasına neden olacaktır. 
Son bir konuda gelişigüzel ilaç tüketimidir. Görüntüde masum gibi görünen tüm sağlığımıza hizmet eden ilaçların büyük çoğunluğu böbrek üzerinden etki etmektedir veya atılımı böbrekten olmaktadır. Bu nedenle ilaç tüketimi konusunda başta ilaç-ilaç etkileşimi ve ilacın böbreklerinize verebileceği zararları doktorunuza mutlaka sorun. İlaçla birlikte ne kadar su tüketilmesi gerektiğini öğrenin.

Tüm organlarımız gibi böbreklerimizde bizim için vazgeçilmezimizdir. Amacım nefroloji ve hipertansiyon hastalıkları uzmanı olarak sizlere dünya böbrek günü vesilesi ile böbreklerimiz konusunda farkındalık sağlamaktı. Birkaç basit günlük hayat alışkanlıklarımızdaki değişiklik ile böbreklerimizin sorunsuz ve eksiksiz bir şekilde bize olan hizmetine devam etmesini sağlayabiliriz. Böbreğe yapacağımız yatırım kalbimizi de korumuş olacaktır.

SAĞLIKLI MUTLU GÜNLER DİLERİM.





27 Şubat 2013 Çarşamba

DÜNYAYI YAŞANIR YAPAN DUYGU: EMPATİ



Çağımızın en büyük sorunlarının başında iletişim yetersizliği gelmektedir. Bakarsanız özellikle başta devlet kurumları olmak üzere çoğu kuruluşun duvarlarında şikayet kutusu vardır. Memnuniyet veya teşekkür kutusu göremezsiniz. İyimser bakış açısı ile bakarsak (kuruma empati yaparsak:)) “hizmet alan kişileri pür memnuniyetle göndermek ana hedefi olmuş idarecilerin” diye düşünmek lazım. Ama diğer yandan düşünürsek memnuniyetinizi sadece personele sözel olarak söyleyebilirsin. İdarecilerin kalıcı, yazılı olarak bundan haberdar olmak gibi bir isteği yoktur. Çünkü idarecinin personelini olumlu motive etmek gibi bir isteği yoktur.

Bu anlatığım tabiki sanal bir hikayeydi ama üç aşağı beş yukarı hepimiz benzer durumlara maruz kalıyoruz veya maruz bırakılıyoruz. Nedir bu empati ? Yenilir yutulur bir şey midir? Reçetesi bir ilacı var mıdır? Sorularının artık yanıtı “evet” olacaktır.

Şaka bir yana empati ; hayatımızın vazgeçilmezi duygularımızdandır. Ama yerine getirebiliyoruz ama getiremiyoruz. Hepimiz empati duygusuna sahibiz. Kimimiz herkes için empati kuruyor, kimimiz sadece belirlediğimiz insanlara bu hakkımızı kullanıyoruz.Hepimiz herşeyi düşünmekte özgürüz. Hepimiz farklı kültürel yapılarda , farklı bakış açılarına sahibiz. Bu bize ve çevremizdeki insanlara kültürel bir zenginlik katar. Bunun yanında Yunus Emre de derki :” Bir çeşmeden akan su acı tatlı olmaya.” . Hepimizin birbirimize danışacağı, destek almak isteyeceği, onayına ihtiyaç duyduğu konular olacaktır. Çünkü sonuçta hepimiz insanız. Geldiğimiz yer aynı ve döneceğimiz yer yine aynı...


Kelime anlamına gelicek olursak empati ; kendimizi karşımızdaki kişinin yerine koyabilme duygusudur, hatta zanaatıdır. Zanaatıdır diyorum çünkü empati doğuştan bir yetenek gibi görünse de bence geliştirilebilir de bir duygudur. Empati- sempati ikilemine girmeyeceğim ama empati yapan insanlar arasında bile bir fark olduğunu düşünüyorum. Hepimizin günlük hayatında ve iş ortamında muhatabı olduğu kişiler vardır. Mesleğimizde ne kadar empati sahibi olursak o kadar başarı sahibi olduğumuzu , ne kadar mesleğimizden haz alarak çalıştığımızı fark ederiz. İnternette gezerken sizlerde karşılaşacaksınız, sanatla uğraşan insanların empati yeteneğinin daha yüksek olduğu görülmüş. Bebeklik ve çocukluk döneminde zaruri istekleri ebeveynleri tarafından karşılanmış bireylerin empati kurma konusunda daha başarılı bulunmuşlar. Sanal hikayemizde bahsettiğimiz gibi idareci olmayıp gerçek manada liderlik vasfına sahip kişiler empati yetenekleri ile güven ortamını sağlamaktadırlar.

Olaya dini boyutta da bakacak olursak empatinin bizler için ne kadar önemli olduğunu , bir yaşam felsefesi olarak kabullenmemiz gerektiği tüm Tek Tanrı'lı dinlerin kitaplarında bildirilmiştir. Hiç kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti laiklik ilkesi ile yönetilen bir ülke olma konumunu sürdürmekle birlikte halkının büyük bir çoğunluğu İslam Dini'ne mensuptur. İslamda empati yoğun işlenen bir konudur. Yoksula, güçsüze, hastaya, akrabaya yardım edilmesi hususunda; telafi edilebilir hatalarda hemen hiddetlenmemiz ve hatta kendi hatalarımızda kendimize daha acımasız olmamız gerektiğini bildirir.

Empati ile aile içi olsun iş dünyası olsun çevremizle olsun ilişkilerimiz daha sağlam temellere oturacaktır. Hayat daha güzel olacaktır. Empati biyoenerjimizinde yükselme vesilesi olacaktır. Bir diğer husus ise empati konusunda -tabi bu benim şahsi fikrim- önceliğimiz aile içi olmasıdır. Aile içinde empati sağlayamayıp dış çevrede bunu başarıyor isek birşeyler ters çalışıyor demektir. Sonuçta insan bunu içinde hissedecektir. Düşüncelerimizin tersinin de olacağını her an düşünmeliyiz. Kararlarımızı bu doğrultuda alırsak mutluluk hep bizimle olacaktır.
 

 


20 Şubat 2013 Çarşamba

HERŞEY BİR HAYALLE BAŞLAR


Boş kaldığım bir zamanda kendi kendime düşünmeye daldım. Her çalışan insan gibi güzel bir iş ortamım olsa tatminkar bir gelirim olsa hiç birşeyi kafama takmadan çalışsam dedim. Peşinden neden olmasın diye düşündüm. Gerçekten böyle bir ortamım olsa ve şartlar bu denli iyi olsa neler yaparım dedim. Sadece kırmızı ferrari alırım dedim ve kaldım. Kırmızı ferrari... kulağa hoş geliyor lakin aynı “ferrarisini satan bilge” kitabı gibi “eee” dedim kendi kendime, ya sonra . Gerisi boşluk. Bu boşluğu dolduracak hiçbir şey bulamadım.

Bir taraftan düşününce insan tatminkar bir ücretle çalışıyor olsa herşeye dünyada ulaşıyorsa hayal etme ve mutluluk uzaklaşıyor kendisinden adeta. Çoktandır bunu düşünüyordum. Hayal kurabilmek mi güzel (yani doğru mu düşünüyorum:)) , maddi gücün olup dünyada kalmak mı güzel diye.
Belki de ben yanılıyorumdur. Ama zengin olmak o çok istediğimi zannettiğim ferrrarime sahip olmak fikri bile beni çok mutlu etmemişti. Onu bir kenara bırakalım artık hayal kuramaz olmuştum.

Beni asıl üzende buydu. İnternette en sevdiğim konulardan biridir, soruma cevap bulamadığımda gençlere başvurmak :)) . Genç beyinler ne düşünüyor bu konuda, ne hüküm veriyorlar diye. Malum onlar Özal torunları bizim gibi siz bilirsinizci değiller. Neyse “o”dur onlar için . Seviyorum bu atak, özgüvenli oluşlarını. Bu nedenle hem ekşi sözlük hem de üniversitelerin adları ile geçen diğer sözlük domain'i almış sitelere giriyorum. Aman Yarabbim! Bu ne hoş bir dünya ben hayal kurmaya takılıp kalmışım onlar neler nelere yorumlar yazmışlar. Müthişler. Hepsininde ortak paydası hayal kurmanın insanı dinlendirdiği , bedava oluşunun güzelliği, yaşama gayesi oluşundan bahsediyorlardı. Ne güzel dedim içimden; “benden de geçmemiş daha” diye . Sonrasında da doğal olarak işi bilenlerine sormak adına tekrar nette gezinmeye başladım. Neler neler çıktı karşıma .

Hayal kurmamızın beyin hücrelerimizi çalışmaya sevk ettiğini ve erken bunama dediğimiz yaşadığımız yüzyılın hastalığına iyi geldiğini, bir başka çalışmada hiç spor yapamayan insanların hayal gücüyle egzersiz yaptığında kas kuvvetlerinde artış ve en azında kilo alışlarının durduğu ya da cüzi oranlarda kilo verdiklerini tespit ettiklerini bildirmişler.
Bunların hepsi güzel olmakla birlikte aklıma takılıp beni bu konuyu yazmaya iten nedenler şunlar oldu: Dünya telaşına kapılıp çemberin içine girmek bizler için en büyük faciadır. Bir diğer husus ise içimizdeki çocuğun kemale ermesine çok müsade etmememiz lazım. Hayal etme gücümüzü diri tutabilmemiz için ise çok okumak çok görmek lazım.Her hayalimiz bir önceki hayalimizden daha güzel olmalı. Gençliğin ifade ettiği gibi bizi yormamalı, haz alabilmeli, zaman içinde ayakları yere basar olmalıdır. Hayallerimizi bizi anlayabilecek insanlarla paylaşmalıyız. 

Hayal kurabilmek için gün içinde zaman ayırabilmeliyiz. İstanbul'da bulunduğum dönemde katıldığım doktorlar ve yoğun tempoları ana başlığındaki toplantıda, zaman içnde dostum dediğimiz insanların bile telefonunu sessize alıp duymazdan geldiğimizi, ya da telefon açtığımız dostumuza “seni meşgul ediyorum” ya da “müsait misin “ gibi ifadelerle konuştuğumuzu dile getirdi konuşmacı. Yoğunum imajını ya da gerçekten yoğun çalışmayı erdem saydığımızı, dost meclislerinde dert yansak bile yoğun çalışmaktan içten içe haz aldığımızı gözlerimizin önüne serdi. Bununla birlikte hayallerimize , çevremize zaman ayırmamakla neler kaybedebileceğimizi gösterdi. Beni çok etkilemişti bu toplantı. Sunumu yapanda bir doktordu. Belki klinisyen değildi ama okuduğu, yapmayı istediğini zannettiği mesleği bir kenara bırakıp şimdi hayalini kurduğu kişisel gelişim üzerine kitaplar yazan, konuşmacı olarak davet edilen bir insan oldu. Özetle belirtmek istediğim hayal kurmak insanı mutlu eder, günlük hayat koşturmacasından bir an için sıyrılmamızı, kendimiz için birşeylere harekete geçmemizi sağlar. Belki de zaman içinde örnekte olduğu gibi mevcut işimizin önüne geçip hayal etiğimiz dünyada yaşayacağız.

 Tıpkı kırmızı boya kalemi olmadığı için ya da çatı kırmızı renk olur diye dikte eden ebeveynlerine inat ben kırmızı renk çatı sevmiyorum deyip başka renge boyayan çocuğun sayeninde farklı renklerde çatılar gördüğümüz gibi. Tarih sadece hayallerini gerçekleştirenleri yazar desede Sayın Ali Ağaoğlu biz hayal etmeye devam edelim, varsın tarih bizi yazmasın.

13 Şubat 2013 Çarşamba

14 ŞUBAT ya da St. VALENTINE's DAY

14 Şubat denince hepimizde farklı duygular uyanır. Ama baskın olan duygu heyecandır kuşkusuz. Bir telaştır alır bizi, yüreklerimizi... Hep bir acaba vardır, hatırlayacak mı vardır. Tabi bu bahsettik-lerim ağırlıklı olarak 


işin kadınsal boyutudur. Belki de işin en güzel tarafıdır. Mutlu olmayı, hayatına anlam katmayı, heyecanlanmayı, yeni serüvenlere yelken açmayı sever kadınlar. Biraz derinlemesine düşününce erkeklerde aynı şeylerden mutlu olduklarını düşündüm. Ama bir fark vardı. O erkeğinde çocukluğundan beri mutluluğunu organize eden bir kadın ; annesi vardı. Evliliğinde ya da sevgilisi olduğu dönemde mutluluk oluşturma planları artık erkeğin omzuna kalıyordu. Ergenlik olsun olgunluk çağı olsun her işin acemiliğinin sıkıntıları gibi onun  bocalama evresi de çok kötüdür. Mutlu edemediği gibi kendisi de mutsuzluğa bürünür. İçe kapanık bir hal alır yalnızlaşır.


Zor iştir bir insanı mutlu edebilmek. İşini bilmek gerektirir. En önemlisi de enerjini öyle paylaşmalısın ki kendine de o enerjiden pay bırakıp ondan dönecek enerjiye kadar ayakta durabilmelisin. Tüm enerjini ona yoğunlaştırıp kendine yedek enerji bırakamazsanda halin haraptır. Resimdeki delikanlıdan farkın kalmaz :) .


Biraz demagoji bizi kendimize getirdi sanırım. Birazda olaya günlük güleçlik bakalım değil mi efendim. Kadınlara hayatı güzel kılmakta kolaydır aslında. Yukarıdaki resimdeki amcayı gördüğümde bayıldım kareye. Bugünkü yazımında ana temasıdır bu amca. İş bu kadar kolay aslında. Modern çağın hayatlarımızda fark etmesekte oluşturduğu siyah-beyaz kareleri küçük bir dokunuşla renkli hale getirmek bizlerin elinde.  Yeterki ne yapıyorsak severek isteyerek yapalım. Bunun bizde ve karşımızda oluşturduğu enerji reklam sloganında dediği gibi paranın satın alamadığı yeganelerdendir. 

Sözü fazla uzatmıyacağım. 14 şubat  için ne söylenirse söylensin hepimiz elimizden geldiğince sevdiceğimizi mutlu etmek için çabalayacağız yarın. Erkek, kadın, ergen yaşlı hepimizin 14 şubat sevgililer günü kutlu, mutlu olsun. Yarınlarımıza huzur ve güven aşılasın.