Pages

26 Kasım 2012 Pazartesi

BABA OL(MAK)

Dostlar merhaba
Uzun bir ara vermek zorunda kaldığım için özürlerimi lütfen kabul edin. Yaşamın getirdiği dünyalık telaşelerimiz bizi yine ifade özgürlüğümüzden uzak bıraktı. Bu arada güzel şeyler yaşanmadı da değil tabiki... Bunlardan biri de ve en önemlisi baba olmamdır. 38 yaşında bir erkek çocuğu bugün itibari ile 45 günlük baba :) . Ne mutlu bana.
38 yaşında erkek çocuğu:)... Ne demek istediğimi anlamışsınızdır. Ben yinede bilenler bilmeyenlere anlatsın demeyeceğim. Çünkü erkekler hangi yaşta olursa olsunlar, evli ya da bekar erkek çocuğu olarak yaşamaya bayılırlar :D . Annelerimizin yarattığı ve yaşattığı o güzel bahçenin hep ömrümüzün sonuna kadar devam etmesi için elimizden geleni yaparız. Ne zamana kadar... O zaman işte baba olmak zamanına kadar(mış).

Başta bir bebeğin dünyaya geleceği haberini aldığımızda hayat hala toz pembedir(evli erkekler için söylüyorum tabiki de :)) .Bizimle bir alakası yokmuş gibi devam ederiz hayata. Televizyonda sansasyonel haberler gibi asparagas olma ihtimali yüksek haber statüsünde tutarız. Eşimin karnı belirginleştiği ve dışardan insanların farketmesine neden olacak büyüklüğe geldiğinde yani bu 20.hafta zamanına geliyor, hayat biraz sarsmaya başlıyor. Tahtı koruma telaşı başlıyor. İmparatorluğun fetret dönemi hatta yıkılma süreci bekliyor olabilir. Eşine karşı herşey yolunda ve kontrolüm altında edalarında 38-40. hafta geliyor çatıyor. Aman Allah'ım o son haftaların kabusunu hiç anlatmayacağım yaşamak lazım. Sadece bir tavsiye hemcinslerime : bu dönemde kadınlar arasında hiç bir statü, makam, eğitim fark etmiyor ve her erkek aynı çileyi aynı dozda çekiyor.

Esas güzel ana gelmek istiyorum sevgili dostlar. Bebeğin kucağınıza verildiği an. Hayatın durduğu, akrep ve yelkovanın senin "tamam" talimatını beklediği o özel an. Bebeğin içgüdüsel olan emme refleksi gibi erkekte de(bu ben oluyorum) yüzde kulaklara varan bir dudak açısı(pişmiş kelle görünümü oluyor), bunun yanında sahiplenici, koruyucu bir kavrama güdüsü geliyor. Zihnindeki ilk balonda da o anlarda şu yazıyor: "Allah'ım neden bu kadar bekledim." . Bu hissiyatın herhangi bir bebeği kucağınıza aldığınızda da hissedilebileceğini söyleyebilirsiniz. Ama kendi evladınız olduğunda dediklerimi ve hissedilen duygunun bambaşka bir güzellik, bambaşka bir tat olduğunu göreceksiniz. Koşulsuz zaman sınırı olmaksızın aşk.
Yavrucakla olan birlikteliğiniz için hergün ilk evlendiğiniz gün gibidir. Sizinle sesli olarak iletişime geçmese de sizin kucağınızda iken verdiği ve aldığı elektrikle sürekli paylaşımda bulunduğunuz varlık. Anneye dair belkide tek üstünlüğünüz olan gazının çıkarılması gereken saatlerde sizi arayan hali görülmeye değerdir. İnsanoğlunun sağlığın mutluluğun kıymetini öğrendiği anlardır bu anlar. Evladınızın sağlık problemi ya da onun öncesi evre diye Türkçe'ye çevirdiğimiz keyifsiz halleri hiç görmek istemediğiniz zamanları olur. O'nun mutluluğu, sağlığı bir numaralı önceliğiniz oluverir. O gözlerindeki pırıltının hiç kaybolmamasını istersiniz.
Bir diğer husus ise benim gibi kız evlat babası iseniz kadınlar kızlarla ilgili tüm duygu ve düşüncelerinizin kızınıza karşı resetlenmesidir. O'nun için temiz bir sayfa açılır ve herşey artı hanesine yazılır, eksi hanesi gönlünüzün komisyon ile kararı iptal edilmiştir. İnsanlara, dünyaya, siyasete bile bakışınız değişir. O'nun için savaşsız bir dünya, mutlu gülen yüzler olan bir çevre sağlamaya çabalarsınız. Yeşil alanların ne kadar yetersiz olduğunu fark eder, alternatif yerler ararsınız. En ilginç olanıda nedir biliyormusunuz sevgili dostlar; O'nunla ilgili işlemler ya da koşuşturmacalar esnasında sanki herkes olan bitenin farkındaymış ve size yardımcı olmaya çalışıyormuş hissinin verdiği güçtür.  

Madalyonun belki de öbür yüzü kabul edebileceğimiz bir hususda tabiki erkek evlat babası olmakdır. Bu konuda yorum yapmam doğru olmayacaktır. Herkesin evladı kendine güzeldir lakin naçizane yorumum her baba ya da baba adayı kız evladın verdiği huzur, mutluluk halini tatmalıdır. Bu yazıyı yazdığım anlarda nette baba olmakla ilgili yazı ya da sayfa ne var diye baktığımda pek çok baba ya da baba adayının çok güzel yazılar, bloglar veya web sayfası düzenlediğini gördüm. Onlarca annelerle ilgili sitelerden sonra bu durum beni ziyadesiyle mutlu etti. Arama motorları aracılığı ile rahatça ulaşabileceğiniz ve yararlanabileceğiniz siteler.

Herkes için herşeyin hayırlısı olması dileğiyle,
Esen kalın mutlu kalın...

22 Ağustos 2012 Çarşamba

BAYRAMLAR ve "REYTİNG" KAYGISI

Selam sevgili dostlar
Tarih itibari ile hepinizin geçmiş ramazan bayramınızı kutluyorum. Bayramlar özellikle dini bayramlar dediğimiz ramazan ve kurban bayramı birlik ve beraberliğimizi temsil etmesi anlamında önemli günlerimizdir. Bu günleri en dolu şekilde değerlendirmek bizlerin en asli görevimiz olması gerekir. Dünya üzerinde biz ne kadar NATO ya da Avrupa Birliği'ne üyeyiz ya da üye olmaya çalışsakta onların gözünde hıristiyan lobisinde olmadığımızı ve islam dinine mensup olduğumuz dile getirilir. Biz de bununla övüneceğimiz ve mücadelesini vereceğimiz yerde niye hala bizi kabul etmiyorlar diye yakınırız. Bayramlar bu duygu durumumuzu yüceltmesi açısından önemli günler olduğunu düşünüyorum. 
Bu yazıyı ve bu başlığı tercih etmemin nedeni de bayramlar ve sms trafiğinin getirdikleridir. Eskiden bayram tebriği için imkanı olan telefon açardı. Makam sahibi insanlarda bayram tebriği kartvizitleri gönderirlerdi. Telefon imkanı olmayanlar ise sevgisini dile getiren çiçeklerle süslü kartpostal ya da yeni tayin olanlar atandığı ilin muhtelif görünüşlerinin olduğu kartpostalları, yeni bebek sahibi olanlar ise bebek resimli kartpostalları  tercih ederlerdi. Şimdi ise ne oldu ? SMS...
Yani kısa mesaj servisi. Modern hayatın getirisi sms'ler. Sürat çağının getirisi. İlk zamanlar herşey gibi sms'lerde de bir emek vardı saygı vardı. Belli sayıda özel kabul edilen insanlara nev-i şahsına münhasır sms yazılırdı. Sms alan kişi ordaki sözleri keyifle okur ve uygun bir üslupla yanıtlamaya, yaşça büyüğü ise telefonla bayramlaşırdı. Sms de güzel bir bayramlaşma vesilesi idi. günler geçti ilgili Gsm şirketleri ve popülerizmin getirileri herkesi herkese sms atar hale getirdi. İnsanlar Sms saylarını kontrol eder hale geldi. Kimi bu bayram sms listesine katmalıyım kimi listeden çıkarmalıyımın derdine düştü. Ne ilginç hayatlardır, Allah yardımcımız olsun. Sms'lerin içeriklerine ne dersiniz peki? İnsanlar istediği gibi sms bile yazamıyorlar. Arapça bir kelime veya satır mutlaka kutlamanın içinde geçmesi gerekiyor. Geçmesini istemeyenler ise çok yoğun çalışma temposundayım havasında "iyi bayramlar" şeklinde mesaj atıyorlar. Farkında mısınız bilmiyorum ama özel gün sms'lerinin kimden geldiği, içeriğinin önüne geçti. Çoğu zaman sadece kimler sms atmış ya da sms'e geri dönüş yapmış o kontrol ediliyor. Ne yazdığının bir önemi yok. 
Teknolojiyi ve gelenekselciliği birleştiren bir grup var benim en tuttuğum grup onlardır. kimseye mesaj atmaz beklerler ama bir o kadar da kibarlardır. Kısa mesaj telefonuna düşer düşme bir dakikalık süre içinde "teşekkür ederim sizin bayramızıda kutlarım ya da mübarek olsun" olarak karşı tarafa sms düşer. 
İşte bu ahval ve şerati içinde vazifen diyerek mümkün olduğunca yüz yüze, değilse bile telefonla arayarak sevdiklerimizi unutmadığımızı en güzel şekli ile iletelim.
Nasıl anlattığın değil, nasıl algılandığın önemlidir diyor saygılarımı sunuyorum

6 Haziran 2012 Çarşamba

YAĞMURLAR…


5 haziran akşamı saat dokuzu biraz geçmişti. Hava bunaltıcı, İstanbul  çekilmez olmuştu. Artık yağmur yağmalı ve havayı rahatlamalıydı. Fonda Erol Evgin çalıyormuş gibi işte o an fırtına kopmuş, şimşek çakmaları ile gökgürültüsü davudi sesi ile babalığını göstermişti. Ritüel tamamlanmış ve birkaç dakika sonra yağmur yağmaya, yağdıkça coşmaya başlamıştı. Hemen salondaki fransız balkonun kapılarını fora edip az buçukda olsa asfaltlar arasında kalmış toprak parçalarından yükselen misk-i amberi içime çekerken  kendimin duyabileceği şekilde bir “oh” çektim. Mutluydum, rahatlamıştım, huzur bulmuştum. O an içinde “Seni sevmeyen varmıdır sevgili yağmur?” dedim kendi kendime. Bir taraftan da düşünmeye başladım. Sahi vardır elbet en güzel kabul ettiğimiz şeyleri bile sevmeyen insanlar, topluluklar ve hatta ülkeler… Derken gülmeye başladım. Yağmur ormanlarında yaşamaya çalışan insanlar, trafikte arabada, otobüste, minibüste bulunan İstanbullu hemşehrilerim ya da hergün ha yağdı ha yağacak diye şemsiyesiz gezemeyen Karadeniz uşağum ne düşünüyor acaba yağmur yağarken…
Bu düşünce ile yağmur yağmasını kimler sevebilir ya da yağmur kendisini nasıl sevimli kılar diye düşünmeye başladım. Aklıma gelenler yüzümde tebessüm oluşturmaya başlayınca hemen oturdum laptopumun başına.
Oldum olası şemsiye kullanmayı sevemedim. Küçük tip şemsiyeleri kılıfı içinde aksesuar olarak taşımayı severim ama yağmurda açıp onunla neremi kapatıp kuru tutmalıyımı  düşünmek illet eder her zaman. İnsan yağmur yağdığında ya sırıl sıklam oluncaya kadar ıslanmalı ya da en yakın mekana girip sıcak içeceğini alıp cam kenarı masaya ilişmesi lazım diye düşünürüm. Bu düşünce ilk ve ortaokul öğrenim yıllarımdan beri benimle birliktedir. O yıllarda da özellikle eve dönüş yolunda yağmurda ıslanmak hem hoşuma giderdi hem de kimin fikri, gerçekliği var mıdır bilmiyorum saçların dökülmesini önler bilgisine inandırılmışım. Şemsiye hep ağabeyimde olurdu ve ben saçlarımı yağmurla ıslatır, şibit gibi olurdum ama ince erkek tarağı ile saçlarımı taramak beni mest ederdi. Çok yakışıklı olduğumu düşünürdüm. Çocukluk işte ... 
Birde yağmura yüklenen misyonlar vardır. İlginçtir yağmur bu misyonları kabullendi mi, ya da gıcık mı oluyor gördüğünde merak ediyorum. Örnek vermek gerekirse özellikle ailesinden uzakta üniversite okuyan arkadaşlar bilirler. Hatta yüzlerine oturan gülümsemeyi görür gibiyimJ . Sabah ilk ders için yetişmek zorunda olduğumuz otobüs için çalan saatle uyandığımızda yataktan daha kalkmadan perde aralanır. Zaten gitsem mi gitmesem mi mesajları kafada reseptörlere bağlanmak için yarışırlarken bir de ne olsa iyi. Yağmur yağıyor… Yarışı “gitmeme” kazanır ve teklifsiz yatağın içine hızla süzülünür. Sıcak yatak, yağmur ve ben bahtiyarım derdi herhalde öğrenci Nazım Hikmet J . Yağmur sesinde uyumak kadar güzel bir şey var mıdır acaba ?  Yurtta kalmayıp özellikle ev tutmuş olan öğrenciler ise yağmurlu havalarda daha bir romantikleşirler. Arkadaşlarla eve kapanıp DVD partileri alır uykunun yerini. Kafelere harcanacak paralar cepte kalacaktır. Ama mutluluk daimidir. Uyanmış otobüse yetişmiş isek balık istifi olur yağmurlu günlerde okula giden belediyemizin otobüsü.  Doğal olarak camlar buğuya teslim olur. Kimi yolcular direkt boş boş buğulu cama bakar durur ve birinin yeter artık olup camı silmesini bekler. Ama bir köşede de neşeli bir grupda yetenek sizsiniz oynamaya başlar ve cama en güzel resim yapılmaya çalışılır. Ama el izi, kalp ve yumruktan bebek ayağının ötesine pek geçtiği görülmemiştir.
Bunun dışında çiftçilerimiz içinde yağmur bahar demektir,umut demektir, bereket demektir, Allah’ın nimetidir. Duası olan tek hava olayıdır. Yağmur için yapılan dua törenleri çok eski Türk toplumlarına kadar dayanmaktadır. Duayı imam ya da bölgenin büyüğüne yaptırılsa da bazı dönemler de çocuklara yaptırılmış ama her dönem masumiyeti temsil ettiği için dualara mutlaka çocuklarda götürülmüştür.
Son olarak toparlamak gerekirse yağmur zaman zaman hayatı felç eden görüntüler yaratsada o noktada da suçlu doğanın dengesini bozan bizlerdedir. Yağmur sesi  günlük hayattaki ses kirliliğini durdurması, kendi iç dünyamızda sessizliği sağlaması ve bizi düşünmeye sevk etmesi ile dünyayı ve ruhumuzu arındıran bir an için durup kendimizi fark etmemizi sağlayan yüce bir değer, bir armağandır. Kadrini bilip atalarımızın ve çiftçi dostlarımızın dediği gibi nimetin kıymetini bilelim. Her şeyden önce ab-ı hayattır.  

27 Mayıs 2012 Pazar

BEHZAT Ç. ANKARA ve PİLLİ BEBEK GERÇEĞİ
















Selam dostlar .
İkinci sezonunu Star TV’de oynayan bir dizi var biliyorsunuz “Behzat Ç”. Çok zamandır arkadaşlarımla konuşuyoruz.Benim müptelası olduğum ender dizilerdendir.Malum bende herkes gibi  sadece belgeseller, tartışma programları  ve bilgi yarışmaları haricinde televizyonu kullanmayanlardanım. Ama Behzat Ç ‘nin benim için ayrı bir yeri var.Ben İstanbulda yaşıyan bir Ankara’lıyım. Her ne kadar İstanbul’un güzelliklerini, tarihi dokusunu, yaşam tarzını öve öve bitiremesekde Ankara ve diğer illerdeki arkadaşlarımıza…
Behzat Ç’yi izlerken bazen bende kendi kendime soruyorum “neden” diye. Pazar akşamı diziyi izleyemezsem kendimi kötü hissediyorum.Tekrarını internetten izlemek düşüncesi yanlış geliyor. Ama yeni bölümden önce geçen haftaki bölümü doya doya izlerim. Düşündüm taşındım fark ettim ki içimdeki yalnızlığı dolduruyor bu dizi, Ankara’daki geçmiş günlerime götürüyor beni. Ölüm döşeğindeki insanlar için söylenir ya tüm yaptıkları yaşadıkları gözünün önünden film şeridi olarak geçer, tıpkı onun gibi bir şey. Behzat ve Harun karakterini sadece medya aracılığı ile bilsemde, Hayalet, Akbaba ve Cevcev Cevdet karakterleri çeşitli mekanlardan birebir bildiğim simalar olması dolayısı ile bu hissi taşıyorum belkide. Bir diğer konuda İstanbulda yaşayan insan için komik gelebilir ama  Ankara’yı avucumun içi gibi bilmemden dolayı Ankara sokaklarında geçen olayları gördükçe o sokaklar o mekanlar sanki televizyonun içinden “gel artık” der gibi hissiyata büründürür beni. Bunlar tabi işin maddi yönü. Bunun yanında İstanbul’da dizinin sevenleri ile konuştuğumda hemfikir olduğumuz bir noktada dizinin içindeki samimiyet duygusu. İş içinde bu böyle, bireysel olarak karakterlerin kendi iç dünyalarını sorgulamaları yaşamaları ve de aşkları içinde… Savcı hanımın Behzat’a söylediği bir sahne vardır: “Ben seninle iyi günde değil kötü gününde de varım” cümlesi haftalarca twitter da youtube ve onun aracılığıyla facebookda bomba etkisi yarattı. Ben o sahnenin üzerine sigaramı çoktan yakmıştımJ . Yeni izleyiciler kazandırdığı da bir gerçek.
Gerçektende dizideki samimi hava çok önemli. Dürüstlükten ödün vermemesi, güncel konularıda bir ucundan diziye katmalarıda övgüyü ve alkışı hak eder bir durumdur. Ekip ruhu Ankara için çok önemlidir. Kimse kimseyi satmaz ve arkasından konuşmaz. Söylemek istediği bir şey varsa bir fırsatını bulur ve yalnızken konuşulur. Herkesin birbirinin yaşına, makamına, bilgisine saygısı vardır. Olayın Ankara’da olması ve oyuncu kadrosunun öncelikli Ankara ve tiyatro kökenli olması tabloyu tamamlayan unsurlar olarak görüyorum.
Dizide bir önemli husus da film müzikleri : “Cem Kısmet ve Pilli Bebek” . Hastasıyım demek istiyorum. Çünkü Pilli Bebek grubu demek Sakarya Caddesi , Nüans Bar ve sonrasında SSK işhanında Baraka Bar demek. Benim içinse arkadaşımla Ankara’da ilk dinlediğim müzik grubu olmasıdır. O gün Nüans da dedimki “Evet Ankara’dayım .İyiki buradayım” . Ankara bir rock müzik şehridir. Hatta beşiğidir. Hard Rock , Classic Rock, Anadolu Rock ve hatta gerçek Heavy Metal sadece Ankara’da dinlenir iddia ediyorum. Alternative Rock müziği diğer illerde de dinleyebilirsiniz. Benim beklide ilk bir yılımın her çarşamba ve cumartesi günleri özel bir program yapmadıysam arkadaşlarımla Nüans ve Pilli Bebek dinlemekle geçmiştir. Siyah Beyaz, Malabadi Köprüsü o dönemki daha albümün çıkmadığı zamanlardan bahsediyorum en hit şarkıları idi. Şimdilerde son albümede ismini veren “Olsun” dizinin müziği. Ama eski şarkılarıda bir şekilde aralarda duymak güzel oluyor.    
Dizi için yapılan eleştirilere gelince her söz sahibini bağlamakla birlikte katılmadığımı da bildirmek isterim. Önde gelen suçlardan birisi “alkole teşvik vermesi”  deniyor. Nasıl insanlarız bilmiyorum dolu tarafından baksana birde sıfır sigara dizide hiç bundan bahseden yok. Kötü adamların bile sigara içmediği bir diziden bahsediyoruz. El insaf diyorum. Öyle bir ülkedeyiz ki nargile kafelerde nargile serbest, sigara içmek yasaktır. Neden diye sorarsanız “nargile bitkisel kabul ediliyormuş, sigara kadar etrafı rahatsız etmiyormuş”. Buna herhalde sadece Kadir İnanır J .
Ünlü polisiye yazarımıza diziyi nasıl buldunuz diye sorduklarında O’nun yorumuda ilginç: “Behzat Ç bir polisiye olamaz çünkü bir kişinin hayatı üzerinde geçiyor dizide süren bir takip dosyası yokmuş”. O kişinin kitaplarını okumaktan da soğuduğumu bildirmek isterim.  
Vel hasılı kelam bu haftayı çoktandır içimde tuttuğum Behzat Ç dizisine ve ekibine ayırdım ve bu yazının onlara armağan olmasını istiyorum.
Selam ve saygılarımla

25 Nisan 2012 Çarşamba

ORDA BİR KÖY VAR UZAKTA...


En son ne zaman doğayla bütünleştiğinizi hatırlıyorsunuz? Hala gidip birkaç günde olsa kalabildiğiniz bir köyünüz var mı bir yerlerde? Gitmesenizde görmesenizde o köy hala sizin köyünüz mü? Yoksa sizin olmaktan çoktan çıktı ve metropol köylerine mi mahkumsunuz. Belki de mutlusunuz . Köy hayatı ile uzak yakın ilişkisi kalmamış “bireyler” için doğa, kurumsal bir restoranın olduğu kahvaltının ya da tütsülenmiş etin her aşaması tamamlanmış sadece yemenin kişiye bırakıldığı yerlerden ibaret olmaktan öte hali kalmamıştır. Garip ama gerçek hepimiz bunu yadsımaya doğru da gidiyoruz. Bir zamanlar “kendin pişir kendin ye” restoranlar için lüks kelimesi kullanılırken şimdi değil mangala maşaya dokunmayı dumanını bile istemiyoruz çevremizde.  Durum böyle olunca da doğa da olan biten, yok olan canlılar, hakim kalan canlı türleri hiç ilgimizi çekmez hale geldi.
Daha önceki İstanbul’la ilgili yazılarımda hep martılardan bahsetmiştim. İstanbul deyince camiler, köprüler, kuleler, vapurlar denirde martılardan bahsetmeden olur mu diyebilirsiniz. Benim dikkat çekmeye çalıştığım konu ise biraz evvel de dediğim gibi kaybolan kuşlar ve hakim olan türler üzerine. İstanbulda karga ve martının hakimiyetinin farkındasınızdır. Hatta ben onlara popüler dizilerden birine atfen “Kuşlar Vadisi İstanbul” diye takılıyorum. Martı; sembolik, resimlerde güzel  görüntülenen ve boğaz geçişlerinde simitin yada ekmeğin varsa yanında iyi yol arkadaşı kuşlar. Şehrin hakimi bunlar istedikleri gibi konuşlanırlar istedikleri yerlere pislerler. Halkın yoğun olduğu ve ekmeğin olduğu yerlerde hayatta başka kuş grubunu barındırmazlar. Amma ve lakin farkındasınız yada değilsiniz bu martılarında ağırlıklı olarak gri martı denen nesli ayakta kalmayı başarmış. Beyaz martılar çöple beslenemediği için onların nesillerinde bile azalma söz konusu. Bir diğer konuda diğer semtleri bilmiyorum ama Şişli ve çevresinde artık martılarla ve tabi ki malum gübresi ile mücadeleden bıkmış insanlar yada kurumlar periyoduk ses bombası ile bölgeden uzaklaştırmaya çalışmaktadırlar. Bu durum ilk zamanlar hoşuma gitsede (Napiyim yalan yok ) “ ne olacak şimdi o da gitti neye bakacak İstanbul”  diyorum . Öyle bir hale geldik ki kendimizden başkasını göremediğimiz gibi hayvanlarda bundan nasibini almaya başladılar. Eskiden avcılara laf atılırdı şimdi avcılar ne saygın insanlar haline geldi . Onlar hobilerinin devamı için doğa koruma işi onlara kaldı. Bizler ise ama kimyasallar ama egzoz ve sanayi dumanları ile nesilleri bir bir belki de onar onar yok ediyoruz.  Bu gidişe de dur demeye hiç de niyetimiz yok gibi görünüyor.
Şimdilerde apartmanların çöp konteynerlerine yakın yerlerde kedi ve köpekler için su ve yemek bırakılacak yerler yapıldı. Sahiplenmediğimiz için ama bir kimliği varmış gibi “sokak kedi ve köpekleri” dediğimiz varlıklarımız. Yakında onlarda kalmayacak müjdeler olsun “bireyler” o zaman çocuklarınıza ne göstereceksiniz? Diğer bireylerle kurmadığınız diyaloğu paylaşımı seve seve kabullenecek o canlıların yok oluşu sonrası bizi sırada ne bekler çok merak ediyorum. Komik gelebilir ama her halde bireyin sıradaki hedefi can dostu bildiği tek sırdaşı psikolog ve psikiatrlara sıra gelecek :) 
Düşünsenize bir zamanlar en yakın dostumuz dediğimiz canlılarla mesai bitimi evlerimizde bahçelerimizde sahildeki çay evlerinde kafelerde sesleri ile görüntüleri ile zaman geçirdiğimiz keyf aldığımız, yorgunluğumuzu attığımız kısacası sadece yararlandığımız tüm canlıları yok ediyoruz. Evlerde bir muhabbet kuşu olurdu o bile yok artık. Ses olmazsa susan ama sohbet muhabbet varsa hiç kaçırmayan o sevimli dostlar.
Sanırım bir 3-5 dakika da olsa masadaki işlerimizden uzaklaştık ve gözümüzün önünden sevgili dostlarımız, geniş yemyeşil çayır çimenler(Windows arka plan değil sakın) arkadaşlarla yapılan sohbetler etkinlikler geçti gözümüzün önünden. Öyleyse inşaallah ne mutlu bana. Bir dönem  gazete reklamında kullanılan sloganı bende doğa için kullanarak sonlandırmak istiyorum sözümü : “Tehlikenin farkında mısınız?” .

15 Nisan 2012 Pazar

KARŞIMIZDA KIZ KULESİ KOLLARIMDA SEN...


Ne güzel , ne zarif, ne alımlı bir yapıdır. Salacak sahili’ne gidip önünden durmadan geçen var mıdır bilmiyorum. İstanbul’un,Üsküdar’ın sembolü dense de aynı zamanda aşkın, romantizmin sembolüde desek yanlış bir ifade de bulunmamış oluruz. En basit ifadeyle de olsa yakın çevredeki okullarda okuyan öğrenciler, genç aşıklar, yalnızlığı yaşayan kadın ve erkekler Salacak sahilinde banklarda, kayalıklarda, çay evlerinde Kız Kulesi’ne karşı sessizce oturup düşünceye dalarlar. Hatta sevgilisi olmayanlara arkadaşlık bile eder Kız Kulesi. Fuzuli’nin hayalinde yarattığı aşktır bu kule.İlk görüşte bağlanacağınız fakat saygısızlıkda etmek istemiyeceğiniz bir aşktır; ulaşılmaz,vazgeçilmez... Methiyeler, şiirler,romanlar, yazılar yazılır; aşk-ı ilan edilir fakat bir O duymaz ve de bilmez. Gecesi ayrı gündüzü ayrı güzel nazlı bir sevgilidir. Gecenin en ışıltılı, en göz alıcı kulesidir. 

Güzeldir güzel olmasına ama her güzelin hayatı çilelerle doludur. Bu kadar aşktan, romantizmden, karasevdalılarından bahsettik ama bu zarif, alımlı, güzel sevgili kimi bekler, kime bu kadar hazırlanmıştır ne bileni var ne merak edeni. Kendiside artık aşıklara, aşkı arayanlara, yalnızlara,sevdalılara edindiği yeni misyonu icra eder. 

Tarihsel süreçte istemedende olsa kötü olaylarada ev sahipliği yapmak zorunda kalmıştır. Leandros ve Hera’nın yasak aşkı için buluştuğu fakat Leandros’un ve Hera’nın ölümü ile sonuçlanan hikayede yer almak zorunda kalmıştır. Makedonya Krallığı savaşında İstanbul’u korumak üzere gönderilen Atina Krallığı Amirali Hares çok sevdiği eşinin vefatı sonrası kulenin üzerine oturduğu kayalıklara defnettiği belirtilir. Bir kehanete göre de başka bir kralında kimine göre rüyasında, kimine göre baktırdığı falında çok sevdiği kızının 18 yaşına geldiğinde bir yılan tarafından zehirlenerek öleceği bildirilmesi üzerine kızını bu kuleye saklar. Ama makus kader adaya getirilen bir meyve sepeti içinde gelen bir yılan kızın sonu olacaktır. Güzel hikaye yine biz Türkler’den. Battal Gazi Üsküdar Tekfuru’nun kızına aşık olur. Fakat Tekfur kızını vermek istemez ve kızını Kız ulesine saklar. Lakin mutlu son battal gazi aşkını yani Üsküdar Tekfuru’nun kızını alır kaçar. 
Edebiyatta ayrı bir yeri vardır Kız Kulesi’nin.
İzmir’li bir arkadaşımız İbrahim Uğur Toprak şiirinde Kız kulesi ve Galata’nın bilinmeyen aşkını dile getirir:

Bakma sen, Kız Kulesi'nin aldırmaz tavırlarına. 
Her ne kadar ilgilenmiyormuş gibi de dursa, 
Aslında, onun da gönlü yok değildir hani Galata'da. 



Sunay Akın, İstanbul aşığı şairin dizelerinde Kız Kulesi daha bir ayrıdır;
“Beceriksiz” adlı şiirinden
Eskimo bir şair dokunuyor omuzuma
ve Kız Kulesi'ni göstererek
bırak artık diyor üzülmeyi
yedi tepeli bu şehirde
şiir okunacak tek yer
elbette denizin ortasındaki
şu küçük buz dağı



“Kız Kulesi” adlı şiirinden
Karanlıktan korkan çocukların 
müzik kutusudur Kız Kulesi
 
kapağı açıldığında
 
dansa başlayan balerin
 
hınzır martıların şakalarıyla
 
ıslanır elbisesi
 

 “Asansör” adlı şiirinden

Çocuğunu asma köprüde sallayan
bir annedir İstanbul
ki onun
içi süt dolu
biberonudur Kız Kulesi
soğusun diye suya tutulan


"Çekmece" adlı şiirinden

Öpüşme sahnesinin tam ortasında
içeri girdiğin yazlık sinemanın
yer göstericisiyim
yürüyorsun fenerimin ışığında
yer: Kız Kulesi
ve sonu ayrılıkla bitecek
hüzünlü bir aşk filmini oynuyor
beyaz duvarında 




Ve  ayrıca Sunay Akın derki Kız kulesi olmasa ne Karl ne de Nazım Hikmet olurdu.
Ve ve ve... İstanbul ve Kız Kulesi . İstanbul ayrı güzel, Kız Kulesi ayrı güzel.Tesadüf mü onları bir araya getiren yoksa Kız Kulesi İstanbul’un kızı mı ? Birde bu gözle bakalım . Ne dersiniz hoş bir hikaye daha çıkmaz mı buradanJ




6 Nisan 2012 Cuma

ŞEHİR HATLARI VAPURLARI

Merhaba Dostlar
İnsan mesai saati bitiminde  hele ki bu yaz saati uygulaması ile günlerde uzamışken iş çıkışı “şimdi ne yapmam doğru olur?”  diye kendi kendine bir konuşur öyle sessizden. Akıl derki; “ bir an evvel evine var trafik iyice sıkışmadan ayaklarını uzat, şehre de kapılarını kapat”. Ama yüreğimiz; içimizdeki çocuk dediğimiz yüreğimiz ise bir huzur, bir dost meclisi, bir anne şefkati, bir baba koruyuculuğuna teslim olmak , akıp gitmek ister bir an için iç yalnızlığına sessiz sitemsiz. Sadece kendisi ve yalnızlığı…



O sırada bir de bakmışsınız ayaklarınız Kadıköy merkeze, Beşiktaş İskelesi’ne getirmiş. Yüzünüzde bir gülümseme “Hadi hadi“ derken, kulağınızda bir anda “Ah o gemide bende olsaydım” tınısı. Birde bakmışsınız akbil basılmış ve vapurda yerinizi almışsınız bile.


İnsanın kendini esas oğlan hissetiği yerlerdendir şehir hatları vapurları. Büyüktür , uludur baba gibi. Üşürsün anne sıcaklığı istersin iç kapalı kısım kucak açar sana. Utanmasan uyursun varıncaya kadar. Yaramazlık yapmak istersin dış yan kısımlarda rüzgara verirsin kendini umarsızca. Biraz şair olmaya yada hissiyatına bürünmek istersen de arka kısım idealdir ve hatta bir bardak çayını da içmeyi unutmamak kaydıylaJ. Hele o dansın vazgeçilmez partnerleri  bir bakmışsınız hemen vapurun iskeleden yol alması ile arkanızda bitiverirler. Simit olsun ekmek olsun mutlaka paylaşmak lazım martılarla.Eski kamikazelere de biz öğrettik uçmayı dercesine alçalır yükselirler yanı başınızda. Siz yeterki paylaşın hamurişinizi. Hooop anında seri hareketlerle kapılır. Şehir hatları vapurları ile Büyükada’ya gitmekte bir ayrı keyiftir. O kalabalık, o hengame başta “bu nedir kardeşim” diyecekken, herkes yerleşmiş ve 80’lerde pikniğe giden bir kamyonet dolusu insan misali neşe cümbüş alır etrafını. Çocuklar, martılar cıvıldaşırken vapurumuzun yardığı sulardan oluşan köpüklerde tempo tutarlar,cıvıldamanın ritmini korurlar. Zamanın durmasını istediğimiz,hiç bitmesin dediğimiz anlardır vapurda geçen zaman. Adaya yaklaşırkende yaz tatilinin geçirileceği noktaya az bir mesafe kalınca babalarımızın bizi heyecanlandırmak için arabada; “uyan uyuma artık geldik bak” der gibi o davudi vapur düdüğü ile bir silkinir ve tekrar kanımız kaynamaya başlar. Adalara gitmekte hem keyifli hemde dönüş telaşı ile insanı geren bir durumdur.Herkes geç ayrılmak ister ama onun kalabalığıda ayrı bir derttir. Öyle yada böyle bir bayram cümbüş edalarında yine de babanın akşam gelip bizi alması heyecanla beklenir. Yorgundur babacan gün boyu kaç kişiyi almış almış getirmiştir. Yine de mağrur, kendinden emin durur. Akşam gün batmaktadır artık tatlı bir esinti ile İstanbulu seyre dalar herkes göz kapaklarına çöken günün yorgunluğu ile, kulaklarda Behçet Kemal Çağlar. Bir kez daha bütün takdirleri toplar şair; “İstanbulu sevmezse gönül, aşkı ne anlar”.  Ama bir grup daha vardır ve çok yorulmuştur artık, göz kapaklarını taşıyamaz olmuş ve fırsatı değerlendirirlerJ . Onlar kim mi? Orhan Veli severler.  Derler ki “İstanbulu dinliyorum gözlerim kapalı”. Biz böyle şairlerin arkasında ikilik çıkarmaya devam ederken vapurumuz hala göğsünü siper etmiş, deniz trafiğinde mücadelesine devam etmektedir. Kimseye de eyvallahı yoktur ha. Karşı yönden gelen vapurlara karşı güreşe çıkarılmış boğalara  benzerler. Vapurun içinde herkes vapura bu mücadelede destek olabilmek için güvertede yerini almıştır.



Hep vapurun içinden bahsettim ama vapurları dışarıdan izlemekte ayrı bir keyiftir. Gecesi ayrı gündüzü ayrı akşamüstü ayrı güzel kareler verir. Heleki Salacak sahilinde çayını yudumlarken, o vapurların sarayların önünden ve sonra Kızkalesi’nin önünden selam alarak geçmesi müthiş görsel keyiftir. İnsan yaşadığının değerini  anlamını idrak ediyor.




Hayatımızda hep bu güzelliklerin olması dileğiyle ... 

22 Mart 2012 Perşembe

SEKSENLER


 Seksenler...seksenler...seksenler...
Merhaba dostlarım,
İkinci başlık ne olmalı diye birkaç gündür kafa yoruyordum.
Hep birlikte sohbetle zenginleştireceğimiz zenginleştikçe daha mutlu olacağımız. 



Günlerden salı açtım televizyonu.Ne izlemeli derken TRT-1'e geldiğimde; işte dedim.Konumuz belli oldu.80'ler:)) Ne güzel dizi değilmi? Alıp götürüyor bizi. Reklam aralarına bile tahammül edebildiğim ender dizilerden.Hemen twitterda bununla ilgili birşeyler yazayım demeye kalmadı yıkılıyordu twitter. Belkide TRT'nin tek TT olan hashtagi idi #seksenleriseviyorumçünkü . Diziyi izlerken notlar alıyordum ki birde ne göreyim saat 23.00'ı gösteriyor muhabbet kralı Okan Bayülgen. Konu: 80'ler. Oleyyy bu kadar olur dedim. Ardından bugün peki o günler için ben nerden konuya girmeliyim? Nasıl düşünmeye sevk etmeliyim  sizleri(özellikle sosyal medyadan kopamayan gençleri:)) ?  Dedim ve oturdum bilgisayarın başınaaa...

Sizin de dikkatini çektimi bilmiyorum ama dönem denince insanların aklına ilk 80'ler geliyor. Bizim kuşak için normal diyorum çünkü çocukluk ve ilk gençlik yıllarımız. Ama bizden önceki kuşak içinde bu geçerli. İlginç olan yeni dönem gençlerimiz  yaşamamış olsalarda 80'ler için güzel, keyifli, neşeli yorumu yaptılar kingoanketde.
Peki niçin 80'ler. tüm kuşaklar için bu kadar keyifle anılan bir nostalji. Biraz evvel alınmış olabilir belki sosyal medyacı gençlik ifademden genç arkadaşlarım ama ben de sıkı bir twitter takipçisi olarak hemen sizlerin görüşlerinden fikir edinmek için daldım aleme. Birincisi : herkesin ortak paylaşımı "samimiyet vardı, dürüstlük ,saygı vardı". Zor ulaşmak, çok özlemek, kıymet bilmek vardı.İkincisi:"bedene değil ruha aşık olmak vardı"(en bayıldığım twit seçtim). Şarkılarda dahi insanlar kendi benliğini bulurdu.Sevilen kişiye akrabalara mektup vardı uzun uzun yazılan. En güzel yazımızla yazmaya çalışırdık. Tüm ifadelerimizin eksiksiz anlaşılması gerekirdi. "Slm" , "nbr" ,"muck" ,"igclr" yoktu. Simgeler yoktu, okurken karşındaki insanın duygusu en yalın şekli ile anlaşılırdı.Üçüncü olarak hiyerarşi vardı. Herkes sınırlarını bilirdi. Büyüğün yanında nelere dikkat etmesi gerektiğini ,saygıda kusur edilmemesi gerektiğini. Büyükler de gereğinde genci zor da bırakmamak için masum bir hataysa farkında değilmiş gibi görmezden gelirdi. Dördüncüsü: bugün istemeden hepimizi yutan sanal alem yoktu. Gerçek paylaşım vardı. Okul çıkışı olsun hafta sonu olsun mahallede top oynarken ip atlarken ya da mecburiyet caddelerinde yürüken tatlı sohbetler, tatlı kaçamaklar olurdu. Tatlı kaçamaklar dediysem aklınızı hemen muzurluğa yormayın tabi sevgili genç arkadaşlarım. O zaman ki kaçamaklar da karşı cinsin elini tutabildiysen o sana birgün belki bir hafta yeterdi hayaller kurdurmaya... Kız arkadaşınla okul sonrası evine kadar yol arkadaşı olabildiysen bile arkadaş çevrende bir saygınlığın bir "babaaa" denmesine neden olurdu. Beşincisi ; belkide seksenleri 80'ler yapan; politize dönemi yaşamış ve onun acılarını çekmiş anne ve babalarımızın bizi mümkün olduğunca apolitik tutmaya neşe ve sevince gark olmaya ,herşeyin herkesçe paylaşıldığı ,kimliklerin kliklerin arındığı "flower power" dendiği barışın hakim olduğu bir dünya yaratmasının etkisi vardı. Müzikler özgür ,kıyafetler özgür, renkler özgür... takılar desen saçlar desen binbir çeşit.
O döneme ait fotolara baktığımızda biz bile aslında kendimize gülmek istiyoruz hatta o dönemi birlikte yaşadığımız arkadaşlarla hala koparız lakin üçüncü şahışların yanında ise;"gülmeyin o dönemin gereği oydu",deriz:)). 
Umarım anıların içinde yumak oldunuz yuvarlanıyorsunuz şu an sizlerde. Şimdi ben susup sizin sözlerinizi dinleyim. Bu arada ben kendime bir çay alıyorum ,başka isteyen varsa şimdi söylesin oturduktan sonra sesleneni bilmiyorum naparım ;))
Sevgiler Selamlar
Tüm dünya için BARIŞ...

18 Mart 2012 Pazar

Siftahı Sizden Bereketi Allah'tan...

Merhabalar
Bugün Hayal Kıraathanemizin ilk günü. Aksaklık ve eksikler için kusurumuza bakmayacağınızı umuyor, anlayışınıza sığınıyoruz. Niçin Hayal Kıraathanesi dediğinizi duyar gibiyim :) . Sizinde okumaya zamanınız varsa ben bu pazarı kıraathanemizin açılışına ayırdım. Anlatayım siz dinleyin ,ben yayımladıktan sonra sizlerde yorumlarınızla anlatın ben dinleyeyim ve veya kıraathane halkı hep birlik dinleyelim kah gülelim kah düşünelim. ağlamak yok merak etmeyin. Mümkün olduğunca hep birlikte hayal edelim istiyorum. Lakin herkesin işi gücü ,derdi tasası var. Ben de yazılarım ile sizleri birkaç dakikada olsa Hayal Kıraathanemize yorgunluk çayı içmeye çekebilirsem ne mutlu bana.
Dört yıldır İstanbul'da yaşamaktayım. Bunun öncesi 9yıl Ankara'da yaşadım. Ankara'lı arkadaşlarınızdan bilirsiniz yada sıkça duymuşsunuzdur : "Ankara mı İstanbul mu abi ? " sorusuna cevaben hep deriz ki ; "Güzellikse İstanbul lafımız yok ama Ankara da bir sıcaklık bir muhabbet var.Arkadaşlarımı buraya getirme imkanım olsa Ankarayı da aramam". İşte tam da bu noktada kendime sorup duruyorum. Her başım sıkışsa(gerçek manada değil tabiki de :)) daralsam karar vermem gereken bir konu olsa ya da bir muhabbet aklıma gelse hala Ankara'yı arkadaşlarımı arıyorum. Ama İstanbul'da yaşıyorum.Buna bir yol bir çare bulmak lazımdı. Her İstanbul yaşayanı gibi (Okan Bayülgeninde Model ile seslendirdiği şarkıdaki gibi) işten çıkıp eve gelip  TV zap zap sonra haydi bakalım internet demeye başladım. Daraldım bunaldım. Yeter oldum. Psikiatride depresyon için bir söz vardır:"dibin sonu zirvedir". Çıkış nerde nerde ararken ararken İstanbulda edindiğim ender arkadaşlarım "internet günlüğü yazsana" dediler. Ne olsun neden olsun nasıl olsun Kim olsun (3 N 1 K oldu idare edin ;)) derken bugün yani 18.03.2012 güneşli bir İstanbul günü önce Üstün Dökmen ardından Doğan Cüceloğlu ve konuğu Mümin Sekman'ı dinlersin izlersin. Gazımı almış hareket saatimi beklerken son bir internet taraması daha atarsın ve Mümin Sekman Hocamız "kendi kurtuluş savaşınızı başlatın ataletten kurtulun" dememiş mi ve ben de bunu bugün yani Çanakkale Zaferimizin 71.yıldönümü günü okuyayım. Tüm taşlar yerli yerine oturdu hareket saati ama okeyi boşa çıkarsamda mı hareket etsem derken hayır hayır dedim. Bekleme, gün hareket zamanı vira bismillah diyerek bu kıraathanemizi oluşturdum. Umarım sizlerde sohbet sever ve katılımlarınızla sohbetimiz zenginleşir .Bu arada kıraathanede sıcak içicekler ücretsizdir.Su damacanadan gel-al ücretsiz ;) Su şişe 0,5 TL .
Selamlar Sevgiler Esenlikler dilerim...