Pages

6 Haziran 2012 Çarşamba

YAĞMURLAR…


5 haziran akşamı saat dokuzu biraz geçmişti. Hava bunaltıcı, İstanbul  çekilmez olmuştu. Artık yağmur yağmalı ve havayı rahatlamalıydı. Fonda Erol Evgin çalıyormuş gibi işte o an fırtına kopmuş, şimşek çakmaları ile gökgürültüsü davudi sesi ile babalığını göstermişti. Ritüel tamamlanmış ve birkaç dakika sonra yağmur yağmaya, yağdıkça coşmaya başlamıştı. Hemen salondaki fransız balkonun kapılarını fora edip az buçukda olsa asfaltlar arasında kalmış toprak parçalarından yükselen misk-i amberi içime çekerken  kendimin duyabileceği şekilde bir “oh” çektim. Mutluydum, rahatlamıştım, huzur bulmuştum. O an içinde “Seni sevmeyen varmıdır sevgili yağmur?” dedim kendi kendime. Bir taraftan da düşünmeye başladım. Sahi vardır elbet en güzel kabul ettiğimiz şeyleri bile sevmeyen insanlar, topluluklar ve hatta ülkeler… Derken gülmeye başladım. Yağmur ormanlarında yaşamaya çalışan insanlar, trafikte arabada, otobüste, minibüste bulunan İstanbullu hemşehrilerim ya da hergün ha yağdı ha yağacak diye şemsiyesiz gezemeyen Karadeniz uşağum ne düşünüyor acaba yağmur yağarken…
Bu düşünce ile yağmur yağmasını kimler sevebilir ya da yağmur kendisini nasıl sevimli kılar diye düşünmeye başladım. Aklıma gelenler yüzümde tebessüm oluşturmaya başlayınca hemen oturdum laptopumun başına.
Oldum olası şemsiye kullanmayı sevemedim. Küçük tip şemsiyeleri kılıfı içinde aksesuar olarak taşımayı severim ama yağmurda açıp onunla neremi kapatıp kuru tutmalıyımı  düşünmek illet eder her zaman. İnsan yağmur yağdığında ya sırıl sıklam oluncaya kadar ıslanmalı ya da en yakın mekana girip sıcak içeceğini alıp cam kenarı masaya ilişmesi lazım diye düşünürüm. Bu düşünce ilk ve ortaokul öğrenim yıllarımdan beri benimle birliktedir. O yıllarda da özellikle eve dönüş yolunda yağmurda ıslanmak hem hoşuma giderdi hem de kimin fikri, gerçekliği var mıdır bilmiyorum saçların dökülmesini önler bilgisine inandırılmışım. Şemsiye hep ağabeyimde olurdu ve ben saçlarımı yağmurla ıslatır, şibit gibi olurdum ama ince erkek tarağı ile saçlarımı taramak beni mest ederdi. Çok yakışıklı olduğumu düşünürdüm. Çocukluk işte ... 
Birde yağmura yüklenen misyonlar vardır. İlginçtir yağmur bu misyonları kabullendi mi, ya da gıcık mı oluyor gördüğünde merak ediyorum. Örnek vermek gerekirse özellikle ailesinden uzakta üniversite okuyan arkadaşlar bilirler. Hatta yüzlerine oturan gülümsemeyi görür gibiyimJ . Sabah ilk ders için yetişmek zorunda olduğumuz otobüs için çalan saatle uyandığımızda yataktan daha kalkmadan perde aralanır. Zaten gitsem mi gitmesem mi mesajları kafada reseptörlere bağlanmak için yarışırlarken bir de ne olsa iyi. Yağmur yağıyor… Yarışı “gitmeme” kazanır ve teklifsiz yatağın içine hızla süzülünür. Sıcak yatak, yağmur ve ben bahtiyarım derdi herhalde öğrenci Nazım Hikmet J . Yağmur sesinde uyumak kadar güzel bir şey var mıdır acaba ?  Yurtta kalmayıp özellikle ev tutmuş olan öğrenciler ise yağmurlu havalarda daha bir romantikleşirler. Arkadaşlarla eve kapanıp DVD partileri alır uykunun yerini. Kafelere harcanacak paralar cepte kalacaktır. Ama mutluluk daimidir. Uyanmış otobüse yetişmiş isek balık istifi olur yağmurlu günlerde okula giden belediyemizin otobüsü.  Doğal olarak camlar buğuya teslim olur. Kimi yolcular direkt boş boş buğulu cama bakar durur ve birinin yeter artık olup camı silmesini bekler. Ama bir köşede de neşeli bir grupda yetenek sizsiniz oynamaya başlar ve cama en güzel resim yapılmaya çalışılır. Ama el izi, kalp ve yumruktan bebek ayağının ötesine pek geçtiği görülmemiştir.
Bunun dışında çiftçilerimiz içinde yağmur bahar demektir,umut demektir, bereket demektir, Allah’ın nimetidir. Duası olan tek hava olayıdır. Yağmur için yapılan dua törenleri çok eski Türk toplumlarına kadar dayanmaktadır. Duayı imam ya da bölgenin büyüğüne yaptırılsa da bazı dönemler de çocuklara yaptırılmış ama her dönem masumiyeti temsil ettiği için dualara mutlaka çocuklarda götürülmüştür.
Son olarak toparlamak gerekirse yağmur zaman zaman hayatı felç eden görüntüler yaratsada o noktada da suçlu doğanın dengesini bozan bizlerdedir. Yağmur sesi  günlük hayattaki ses kirliliğini durdurması, kendi iç dünyamızda sessizliği sağlaması ve bizi düşünmeye sevk etmesi ile dünyayı ve ruhumuzu arındıran bir an için durup kendimizi fark etmemizi sağlayan yüce bir değer, bir armağandır. Kadrini bilip atalarımızın ve çiftçi dostlarımızın dediği gibi nimetin kıymetini bilelim. Her şeyden önce ab-ı hayattır.