5 haziran akşamı saat dokuzu biraz geçmişti. Hava bunaltıcı,
İstanbul çekilmez olmuştu. Artık yağmur
yağmalı ve havayı rahatlamalıydı. Fonda Erol Evgin çalıyormuş gibi işte o an
fırtına kopmuş, şimşek çakmaları ile gökgürültüsü davudi sesi ile babalığını
göstermişti. Ritüel tamamlanmış ve birkaç dakika sonra yağmur yağmaya, yağdıkça
coşmaya başlamıştı. Hemen salondaki fransız balkonun kapılarını fora edip az
buçukda olsa asfaltlar arasında kalmış toprak parçalarından yükselen misk-i
amberi içime çekerken kendimin
duyabileceği şekilde bir “oh” çektim. Mutluydum, rahatlamıştım, huzur
bulmuştum. O an içinde “Seni sevmeyen varmıdır sevgili yağmur?” dedim kendi
kendime. Bir taraftan da düşünmeye başladım. Sahi vardır elbet en güzel kabul
ettiğimiz şeyleri bile sevmeyen insanlar, topluluklar ve hatta ülkeler… Derken
gülmeye başladım. Yağmur ormanlarında yaşamaya çalışan insanlar, trafikte
arabada, otobüste, minibüste bulunan İstanbullu hemşehrilerim ya da hergün ha
yağdı ha yağacak diye şemsiyesiz gezemeyen Karadeniz uşağum ne düşünüyor acaba
yağmur yağarken…
Bu düşünce ile yağmur yağmasını kimler sevebilir ya da
yağmur kendisini nasıl sevimli kılar diye düşünmeye başladım. Aklıma gelenler
yüzümde tebessüm oluşturmaya başlayınca hemen oturdum laptopumun başına.
Oldum olası şemsiye kullanmayı sevemedim. Küçük tip
şemsiyeleri kılıfı içinde aksesuar olarak taşımayı severim ama yağmurda açıp
onunla neremi kapatıp kuru tutmalıyımı
düşünmek illet eder her zaman. İnsan yağmur yağdığında ya sırıl sıklam
oluncaya kadar ıslanmalı ya da en yakın mekana girip sıcak içeceğini alıp cam
kenarı masaya ilişmesi lazım diye düşünürüm. Bu düşünce ilk ve ortaokul öğrenim
yıllarımdan beri benimle birliktedir. O yıllarda da özellikle eve dönüş yolunda
yağmurda ıslanmak hem hoşuma giderdi hem de kimin fikri, gerçekliği var mıdır
bilmiyorum saçların dökülmesini önler bilgisine inandırılmışım. Şemsiye hep
ağabeyimde olurdu ve ben saçlarımı yağmurla ıslatır, şibit gibi olurdum ama
ince erkek tarağı ile saçlarımı taramak beni mest ederdi. Çok yakışıklı olduğumu düşünürdüm. Çocukluk işte ...
Birde yağmura yüklenen misyonlar vardır. İlginçtir yağmur bu
misyonları kabullendi mi, ya da gıcık mı oluyor gördüğünde merak ediyorum.
Örnek vermek gerekirse özellikle ailesinden uzakta üniversite okuyan arkadaşlar
bilirler. Hatta yüzlerine oturan gülümsemeyi görür gibiyimJ . Sabah ilk ders için
yetişmek zorunda olduğumuz otobüs için çalan saatle uyandığımızda yataktan daha
kalkmadan perde aralanır. Zaten gitsem mi gitmesem mi mesajları kafada
reseptörlere bağlanmak için yarışırlarken bir de ne olsa iyi. Yağmur yağıyor…
Yarışı “gitmeme” kazanır ve teklifsiz yatağın içine hızla süzülünür. Sıcak
yatak, yağmur ve ben bahtiyarım derdi herhalde öğrenci Nazım Hikmet J . Yağmur sesinde
uyumak kadar güzel bir şey var mıdır acaba ? Yurtta kalmayıp özellikle ev tutmuş olan
öğrenciler ise yağmurlu havalarda daha bir romantikleşirler. Arkadaşlarla eve
kapanıp DVD partileri alır uykunun yerini. Kafelere harcanacak paralar cepte kalacaktır. Ama mutluluk daimidir. Uyanmış
otobüse yetişmiş isek balık istifi olur yağmurlu günlerde okula giden belediyemizin
otobüsü. Doğal olarak camlar buğuya
teslim olur. Kimi yolcular direkt boş boş buğulu cama bakar durur ve birinin
yeter artık olup camı silmesini bekler. Ama bir köşede de neşeli bir grupda
yetenek sizsiniz oynamaya başlar ve cama en güzel resim yapılmaya çalışılır.
Ama el izi, kalp ve yumruktan bebek ayağının ötesine pek geçtiği görülmemiştir.
Bunun dışında çiftçilerimiz içinde yağmur bahar
demektir,umut demektir, bereket demektir, Allah’ın nimetidir. Duası olan tek
hava olayıdır. Yağmur için yapılan dua törenleri çok eski Türk toplumlarına kadar
dayanmaktadır. Duayı imam ya da bölgenin büyüğüne yaptırılsa da bazı dönemler
de çocuklara yaptırılmış ama her dönem masumiyeti temsil ettiği için dualara
mutlaka çocuklarda götürülmüştür.
Son olarak toparlamak gerekirse yağmur zaman zaman hayatı
felç eden görüntüler yaratsada o noktada da suçlu doğanın dengesini bozan
bizlerdedir. Yağmur sesi günlük hayattaki ses kirliliğini durdurması, kendi iç dünyamızda sessizliği sağlaması ve
bizi düşünmeye sevk etmesi ile dünyayı ve ruhumuzu arındıran bir an için durup
kendimizi fark etmemizi sağlayan yüce bir değer, bir armağandır. Kadrini bilip
atalarımızın ve çiftçi dostlarımızın dediği gibi nimetin kıymetini bilelim. Her
şeyden önce ab-ı hayattır.





son derece akıcı bir üslubunuz var.insan sıkılmadan saatlerce okuyabilir yazılarını.bence bir kitap yazmayı düşünebilirsin.başarılar
YanıtlaSilteşekkürler değerli insan inşaallah zaman bunu bana gösterecektir. Saygılarımla
YanıtlaSil